Bu foruma yazan her üye, forum kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılır. Bu kurallara uyulmadığı takdirde mesajlarınız silinebilir, taşınabilir ve siteden uzaklaştırılabilirsiniz.
Benim medya diye bir olay yok dostum ayrıca ben basın organlarından örnekleme yapmıştım, medya ve basın arasındaki farkı bilmiyorsan ne diye cevap veriyorsun.
Ayriyeten Danıştay saldırısını Ergenekon azmettirdi demek fikir beyan etmek demek değildir, olsa olsa "ben cahilim ve bildiğim her şey yanlış" demektir. Ben Ergenekon'un bir balon olduğundan bahsediyorum adam hala daha bana Ergenekon'u soruyor; ben mi çıkardım bu Ergenekon denen mevzuyu gündeme, sizin milletin iradesi çıkarmadı mı? Hani şimdi nerede diyorum, adam gelmiş bana sen tarif et diyor. _________________ Me fail English? That's unpossible.
Benim medya diye bir olay yok dostum ayrıca ben basın organlarından örnekleme yapmıştım, medya ve basın arasındaki farkı bilmiyorsan ne diye cevap veriyorsun.
Ayriyeten Danıştay saldırısını Ergenekon azmettirdi demek fikir beyan etmek demek değildir, olsa olsa "ben cahilim ve bildiğim her şey yanlış" demektir. Ben Ergenekon'un bir balon olduğundan bahsediyorum adam hala daha bana Ergenekon'u soruyor; ben mi çıkardım bu Ergenekon denen mevzuyu gündeme, sizin milletin iradesi çıkarmadı mı? Hani şimdi nerede diyorum, adam gelmiş bana sen tarif et diyor.
Ergenekon denen illetin yeni bir oluşum ya da balon olduğunu düşünüyorsan ya da öyle biliyorsan,sana denilecek hiç bir şey yoktur olamaz olmamalıdır.
Abdullah çatlıyı da duymamışsındır sen..Tansu çilleri de...Sedat pekeri de..
Ergenekonu bilmek için önce Gladioyu bilmek lazım..
Latince'de kılıç anlamına gelen Gladio sözcüğünü isim olarak kullanan örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen örgüt, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlendi. Sardunya'da örgütün ilk eğitim kampı kuruldu ve Kuzey İtalya'da 139 yerde silah ve mühimmat depoları oluşturuldu. Resmi adı Müttefik Koordinasyon Komitesi (Allied Coordination Committee) idi.
1956 sonrasında ikisi kadın 622 kişi ABD ve İngiliz gizli servisleri tarafından eğitildi. 1990 yılında Gladio'yu ortaya çıkaran soruşturmalar esnasında bu 622 kişinin grup liderleri oldukları, her bir grup liderinin belli sayıda kişiyi idare ettiği, böylece toplam sayının 15.000'e yaklaştığı ortaya çıktı.
Örgütün İtalya'daki adı Gladio (Kılıç) idi. Yunanistan'da B-8 ya da SheepSkin (Koyun Postu), Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Batı Almanya'da Gehlen Harekatı, Stay Behind ya da Sword, Avusturya'da Schwert, Fransa'da Rüzgar Gülü, İspanya'da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere'de ise Secret British Network olarak bilindiği bu ülkelerin yetkililerince açıklandı. Örgüt, Türkiye'de Kontrgerilla(Ergenekon)olarak biliniyor. Ülü yargıc Felice Casson, gizli servis arşivinde yaptığı incelemelerde, 1972 yılındaki bir bombalamanın kesinlikle NATO destekli bazı gizli örgütlerce yapıldığı sonucuna ulaştı. Yargıç Başbakan Andreotti'nin bilgisine başvurdu, 1972'de bu olay tesbit edildiği için Başbakan örgütün varlığını kabul etti, ancak 1972'de kapatıldığını söyledi. Araştırmalara devam edilince Gladio'nun faaliyete devam ettiği ortaya çıktı. Eylemlerin en büyüğü 1980 Ağustos ayında Bologna tren istasyonunda patlayan bomba ile 85 kişinin ölümü idi.
İtalya'da 1969-80 arasında 4.298 terör olayı meydana gelmiştir. Yapılan soruşturmalar sonucu, bunların önemli bir bölümünden Gladio sorumlu gösterilmiştir. Bazı eylemleri bizzat yapmakla, bazısında patlayıcı ve silah sağlamakla, bazısında da tahrik ve yönlendirme yapmakla suçlanmıştır.
Avrupa Parlamentosu bile sorunla ilgili karar tasarısında şu sözlere yer vermek durumunda kalmıştır: "Avrupa Topluluğu'na üye pek çok ülkede gizli, paralel istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerinin 40 yıldır var olduğu Avrupa hükümetleri tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kırk yıldır bu örgütlerin demokratik kontrolden kurtulduğu ve NATO ile işbirliği halinde ABD gizli servislerince yönetildiği anlaşılmıştır." _________________ o elinde tuttuğun küçük şeye dikkat et;çünkü o elinde tuttuğun büyük şeye dikkat et.
En son malveko tarafından Cmt 14.06.2008 23:37 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sen hala Ergenekonun azmettirdiği danıştay saldırısını işine gelmediği için başkalarına etiketlemeye çalışıyorsun.
.
He yav. Hatta 1453 yılında Bizans surlarında Fatih'in ordusuna karşı direnenler de Ergenekoncuydu. Ardından Kurtuluş Savaşı'nda da Türk ordusuna karşı savaştı Ergenekoncular. Bizim mahallede duvarlara işeyen bir herif vardı, geçenlerde araştırdık kimin nesiymiş diye o da Ergenekoncu çıktı.
Dur bakalım, Ergenekon neymiş söyleyebilecek misin onu da görelim. Her daim Vakit, Taraf gibi gazeteler okuyup akılda kalan üç kelime ile bir ideolojiyi savunmak böyle bir şey olsa gerek. Neymiş abicim bu Ergenekon, ne oldu o dava? Sabahın köründe gözaltına falan alınmalar olduydu en son, sonra yine türban mürban olaylarına kaynadı. Kimmiş bu Ergenekon, söyle de öğrenelim.
Ben gazete okumam.
Yazdığın yazı da çok komik..Gülüyorum gülüyorum bir daha gülüyorum. _________________ o elinde tuttuğun küçük şeye dikkat et;çünkü o elinde tuttuğun büyük şeye dikkat et.
Kayıt: Jun 02, 2008 Mesajlar: 57 Nerden: Ahahah. Arkadan. Hırt. Afyon olabilir.
Tarih: Pzr 15.06.2008 0:08 Mesaj konusu:
Ya solcuları falan da topluyolar ergenekon olayında.. Milliyetçileri de... Ve rutin oldu, her ay bi adet..
Bilmiyoruz ne olduğunu, süre uzatılıyor,kimse bişiy demiyor.
Garip bi dava bu _________________ Karar veremedim ne yazsam buraya diye. Bir sürü hede'm var ingilizce.. Ben de kararsızlığımı yazdım. Nası ?
"Emo kid" değilim, dövmeyin beni. (Hayır, emo'yum dövün.) Yok hayır değilim.. Sadece Balık burcuyum.. (Hayır, emoyum) Hayır, hayırrr!
Türbanlı öğrenci, Humeyni’yi Atatürk’e niye tercih eder!
İki türbanlı öğrencinin televizyon ekra-nında söylediği, "Atatürk’ü sevmiyorum. Humeyni’yi seviyorum" sözünü nasıl değerlendirmeliyiz? Sünni türbanlı öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever? İslam Devrimi, İranlı kadınlara ne gibi "haklar" getirdi? Gelenekçi/muhafazakár ideolojilerin kadınlara dayattığı rol modeli konuşup tartışmanın zamanı gelmedi mi?
HER Müslüman’ın bildiği gerçektir:
Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halifelik meselesinden çıkan çatışmalar ortaya iki güçlü mezhebi çıkardı: Şii-Sünni.
Emeviler döneminde veraset yoluyla belirlenen halifelik, Abbasiler döneminde sembolik bir makama dönüştürüldü.
Sünni gelenek, halifelik makamına sembolik değerler yükleyip dünyevi siyasal otoritenin etki alanını genişletti.
Şii gelenek ise bunun tam tersi yolda gelişti; azınlık olmanın getirdiği bilinçle, siyasal, dinsel, sosyal ve ilahi olanı birleştirmeyi amaçlayan bir doktrin geliştirdi. Halifelik kavramı karşısına "imam" kavramını çıkardı. "İmam" cemaatin siyasal ve dinsel lideri olduğu kadar manevi konularda da en üst makamı oldu.
Şii doktrinine göre, imam doğrudan peygamber soyundan gelen kişiydi. İmamın otoritesi, bireyin günlük yaşamından manevi dünyasına kadar tüm sorunlarda "yol gösterici" olmaya kadar giden geniş bir alanı kapsıyordu.
Yani; siyasal liderlik yanında, İslam hukukunu en iyi bilen kişi olarak yorum yapma otoritesi de vardı.
İlahi ve teorik olarak gerçek otoritenin tek ve meşru temsilcisiydi. Yanılmazdı. "Doğru İslam’ın" kavranması konusunda bir tür bilgi tekeline sahipti. Vs.
Humeyni İran’ı
Humeyni bir "imam"dı.
Allah tarafından gönderilen ilahi yasaların mutlak, ebedi doğrunun ve toplumsal düzenin kuralları olduğunu söyledi hep.
İnsanın mutluluğunun ancak toplumun bu kurallara uygun biçimde düzenlenmesiyle mümkün olacağını vurguladı sürekli.
Peki, böyle bir toplum nasıl yönetilmeliydi?
Humeyni’ye göre monarşi, İslam’a aykırıydı. Doğru yönetim "velayet-i fıkh"a dayalı bir İslam devletiydi. Bu devletin anayasası şeriattı. Yani insanın yaptığı değil Allah’ın kelamı ve Peygamber’in sünneti temel yasalar olmalıydı.
Bu nedenle İslami devletin yasama organı yasa yapmazdı; sadece bir danışma ve düzenleme organıydı. (Bazı çevrelerin, Türkiye’deki hukuk kurumuyla neden sürekli tartıştıklarını da bu çerçevede değerlendirilebilir miyiz? Ya da bazı hukuki kararlarda dini ulemanın görüşünün alınmasını isteyen anlayışı da yine bu çerçevede yorumlamak gerekir mi? Geçelim...)
Humeyni rejiminde "yürütme" yetkisi kime ait olacaktı?
Yanıtı basitti: Toplumun hem manevi, hem dini, hem de siyasal lideri olan Humeyni’ye.
Kuşkusuz Humeyni’nin önerdiği düzen bir "cumhuriyet"ti. İdari işlerle ilgilenen görevliler ve danışma görevi yapan "yasama" organı bir seçimle belirleniyordu. Fakat bu düzen hiçbir zaman "demokrasi" olamazdı. Çünkü insan ürünü yasaya değil mutlak ilahi yasaya uymak zorunluluğu vardı. Uzatmadan soralım:
Laik Türkiye’de yaşayan Sünni türbanlı bir öğrenci, Şii İmam Humeyni’yi neden sever?
Sorunun yanıtından önce, Humeyni İran’ında kadının yerini de analiz etmeye çalışalım.
Cinsiyet ayrımcılığı
İslam Devrimi öncesinde sokak gösterilerinde kadınlar en öndeydi.
Devrimden önce, siyasal gösterilere katılan kadınların, erkeklerle eşitliği ve katkılarının önemi üzerine kurgulanan İslamcı söylem, devrimden sonra siyasal iktidarı ele geçirir geçirmez kadının evcilleştirilmesi ve dindarlaştırılmasına dayalı özgün bir cinsiyet ayrımcılığının kurumsallaşmasına yöneldi.
Bütün gelenekçi/muhafazakár ideolojiler gibi İslam Devrimi’nde de kadın; siyasette, iş hayatında veya başka herhangi bir alandaki kadın değil, sadece ve sadece ailede kadındı.
Kuşkusuz tüm bunların altında kadına yönelik güvensizlik vardı.
Bunun en çarpıcı örneği, ceza yasası Kısas’ta yer almaktaydı. 1981’de meclisten geçerek yasalaşan Kısas, ilk İslam toplumlarının cezalandırma anlayışını yansıtıyordu. Yani, şeriata dayalı, esas olarak öldürme, cinsel suçlar ve içki içmek gibi kamu düzenini tehdit eden eylemleri cezalandırma, öç alma anlamına gelmekteydi. Kısas, kadını ikincil insan konumuna getiriyordu.
Örneğin:
Kısas’ta öncelikle taammüden işlenen cinayetlerde kadınlar şahit olarak kabul edilmiyordu.
Ve daha acısı:
Kısas’a göre, Müslüman bir kadını öldüren Müslüman bir erkeğin kısas ile cezalandırılabilmesi için, öldürülen kadının yakınlarının cezanın infaz edilebilmesi için ödemesi gereken kan parası, bir erkek için ödenmesi gerekenin yarısı kadardı! Yani kadının yaşamının değeri erkeğinkinin ancak yarısına eşitti.
Kadınlara yönelik ayrımcılığın çarpıcı bir başka örneği ise, zina halinde kocası tarafından görülen bir kadının yine kocası tarafından öldürülmesi halinde katilin cezalandırılmamasıydı!
İslam Devrimi kadınlara bazı "haklar" da getirdi kuşkusuz!:
Çokeşliliği ortadan kaldırmadı. Evlilik yaşı 18’den 13’e düşürüldü.
Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda ve mümkünse ayrı binalarda öğrenim görmeleri şartı getirildi. Ders araç ve gereçleri ile ders kitapları kız ve erkekler için ayrı ayrı düzenlendi. Erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi engellendi.
Bazı meslekler kadınlara yasaklandı; yargıçlık gibi...
Tüm bunların amacı, kadının geleneksel analık-eşlik rolünü pekiştirerek, toplumsal hayattan elini eteğinin çekmesinin istenmesiydi.
Velev ki simge
Kara çarşaf, İslam Devrimi’nden önce Şah despotizmine karşı tepkinin sembolüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil her siyasal görüşten kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi bile.
Düşünmemişlerdi; çünkü başta Humeyni olmak üzere din adamlarının İslam’da zorlamanın olmayacağı sözlerine inanmalarıydı. İslam Devrimi’nden sonra örtünmek rejimin sembolü haline geldi. Örtünmeyen kadınlar çeşitli biçimlerde saldırılara uğradı.
4 Temmuz 1980’de Humeyni’nin isteğiyle kamusal alanda çalışan kadınların örtünmesi zorunlu haline getirildi. Özel sektörde bu karara uydu. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya başladı.
Zorunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen kadınlar, "Amerikan ajanı", "Şah yanlısı" ve hatta "fahişe" olarak adlandırıldı.
Ayetullah Ali Hamaney, Tahran Üniversitesi’nde örtünmeye karşı çıkan kadınlar hakkında bakın neler söyledi:
"Onlara fahişe demek istemiyorum, çünkü fahişelerin yaptıkları kendilerini ilgilendirir. Bu başı açık kadınların eylemleri ise toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle onları karşı-devrimci olarak adlandırıyorum."
Rafsancani ise kadınları uyarıyordu:
"Önce bunlar ikaz edilmeli. Sonra yasalar var; ahlaka aykırı giyinip dışarı çıkanlar bu davranışlarından dolayı mahkemelerde cezalandırılacaklardır. Gördüğüm bu eğilim nedeniyle çok endişeliyim. Korkarım ki en sonunda müdahale edilmesine izin vermek zorunda kalacağız."
Özellikle çalışan kadınlar üzerinde yoğunlaşan örtünme zorlamaları kentli, meslek sahibi, eğitimli kadınları olumsuz etkiledi. Çaresizdiler. Çünkü sosyalistlerden liberallere kadar her siyasal çevre kara çarşafı emperyalizme karşı mücadelenin bir simgesi olarak görüyordu!
Örtünmenin, emperyalizmle mücadeleyle, kadının metalaştırılmasıyla ne ilgisi vardı; bunlar o günlerde tartışılmadı bile.
Tartışmadıkları için, toplumdan dışlanan, mülteciliğe zorlanan ve hapishanelerde ölüme yollananlar da bu kesimler oldu.
Neyse, konumuz "aydın aymazlığı" değil.
Konumuz, laik Türkiye’de Sünni türbanlı bir öğrencinin Şii İmam Humeyni’ye olan hayranlığıydı.
İngiltere sömürgesi bile olmayı kabul eden bu genç türbanlıları kim ne zaman, nasıl yetiştirdi? Asıl mesele ne biliyor musunuz?
İslam’ı sadece erkek egemen/üstün (ataerkil) bir anlayış haline getirenler kendi gündemlerini eve hapsettikleri kızlarımızın da gündemi haline getiriyorlar. Bu da varsa yoksa türban meselesi!
Bu nedenledir ki, gündeminde sadece türban olan bu kızımız, meseleye salt bu noktada yaklaşınca doğal olarak sömürge olmayı bile kabul edip, mezhepsel farklılıkları bir yana atıp Humeyni’yi sevebiliyor. İran’ın onu ilgilendiren tek tarafı kadınlarının örtülü olması.
Peki, kadının tek sorunu üniversiteye başörtüsüyle girebilmesi mi?
Hadi genelleyelim, kadın örtününce tüm sorunları ortadan kalkıyor mu? Bu kızımıza göre öyle. Yoksa kadını kara çarşaftan (ki İslam’da kara çarşaf yoktur) kurtarmaya çalışan, toplumsal hayatın içinde erkekle eşitleyip cinsler arası eşitsizliği kaldırmaya uğraşan Atatürk’ü niye sevmesin.
Sonuçta; İslam erkeklerin elinden kurtarılmadığı sürece türbanlı kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevmeye devam edecektir.
İslamcı televizyonda ’devrim’ yaptılar!
İki uzmanın bir İslamcı TV kanalında, erken boşalmayı, iktidarsızlığı tartışması bizim medyamız tarafından "devrim" olarak değerlendirildi. Peki, gerçekten bu bir "devrim" mi? Yoksa ne?
TÜRKİYE’de erken boşalma ve iktidarsızlığın bir İslamcı televizyon kanalında konuşulmasının "devrim" olduğunu anlamamız için iki örnek olay aktarmam gerekiyor.
1) El Quds el Arabi’nin 25 Temmuz 2007 tarihli haberi:
Suudi Arabistan El Ray televizyon kanalında "Aşk Serüveni" adlı bir program var. Sunucusu kadın doktoru Fevziye el Dureym. Program eşler arasındaki evlilik, cinsellik gibi konuları işliyor. Örneğin, yüzleri kapatılmış bir grup Suudi erkek stüdyoda cinsel deneyimlerini anlatıyor.
Bir programda, erkekler sevişme sırasında kadınlardan ne beklediklerini söylediler. Hatta biri sevişme sırasında kadının erkek polis üniforması giymesinin kendisini tahrik edeceğini belirtti.
Yine Suudi Arabistan’da El Yom adlı bir başka televizyon kanalında, bir psikiyatrın yazdığı "Bir Lise Öğrencisinin Kaşkolu" adlı kitap tartışıldı. Kitap son yıllarda erkekler arasında eşcinselliğin arttığını; gençlerin kadınlara imrenip onlar gibi süslenerek kıyafetler giydiğini anlatıyordu.
Her iki konu da Suudi televizyon kanallarında açıkça tartışıldı.
Suudi TV kanalları "devrim" mi yapmıştı? Sorunun yanıtına geleceğiz ama bir haber daha aktarmamız gerekiyor.
2) El Ouds el Arabi’nin 5 Mart 2007 tarihli haberi:
Mısır’da yayın yapan Rotana adlı televizyon kanalında program yapan Hale Sirhan, ülkesindeki fuhuş olayını cesur biçimde araştırıp ekrana taşıdı. Bu belgeselde üç hayat kadını, Kahire barlarında mesleklerini nasıl icra ettiklerini anlattılar.
Program yayınlanır yayınlanmaz Mısırlı erkekler ayağa kalktı. Güya Hale Sirhan, milleti ahlaksızlık ve fuhuşa teşvik ediyordu; dine aykırı biçimde kadınları açık saçık göstererek namuslu kadınların aklını çeliyordu.
Uzatmayayım, sonuçta sadece program yayından kaldırılmadı, Hale Sirhan da Mısır’dan kaçmaya mecbur edildi.
Hale Sirhan’ın programı ile Fevziye el Dureym’in programı arasında ne fark vardı?
Bu iki program arasında dağlar kadar fark vardı!
Bu farkı bildiğiniz zaman, erkeklerin erken boşalmasını, iktidarsızlığını konuşup tartışan Türkiye’deki İslamcı televizyon kanalının "devrim" yapıp yapmadığını anlarsınız.
İşte fark şudur:
İslam’ı erkek egemen/ataerkil haline getirenler sadece erkeklerin sorunlarının konuşulmasına izin vermektedirler.
Erkeğin her problemini televizyonda konuşup tartışabilirsiniz ama kadının asla!
Bütün mesele budur.
Ve türban sorununun temelinde de işte bu erkek egemen bakış açısı vardır.
Aydınlanma dini olan İslam, erkek egemenliğinden kurtarılmadığı sürece kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevecektir.
Soner Yalçın ın yazısını sonuna kadar okudum ve katılmamak elde değil ki şu söze gerçekten katılıyorum ; "İslam erkeklerin elinden kurtarılmadığı sürece türbanlı kızlarımız Atatürk’ü değil, Humeyni’yi sevmeye devam edecektir."Başka söze gerek yok... _________________ Terk-i Mesken...
Kayıt: Sep 21, 2007 Mesajlar: 960 Nerden: istanbul
Tarih: Pzr 15.06.2008 14:05 Mesaj konusu:
Kızın söylediği cehalet falan değil. Üniversite okumuş gayette akıllı. Olay sadece laiklik değil, TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BAĞIMSIZLIĞINDAN RAHATSIZ OLMA. _________________ Biraz Seinfeld'ten George,biraz Simpson'tan Moe, biraz South Park'tan Butters ''a.k.a Prof.Chaos'', biraz da Al Bundy'im.
Türkiye'ye laiklik ,hukuk üstünlüğü,demokrasi vb kavramlar devlet eli ile tepeden inme devrimlerle getirildiği için,halk tarafından mücadelesi verilmeden geldiği için kıymetleri halk tarafından bilinmemektedir.
Türkiye'de her zaman laiklik tehlikede iken Avrupada hiç bir zaman tehlikede olmamasının sebebi budur ,çoğu Avrupa ülkesinin anayasasında laiklik hükmü yoktur bile çünkü gerek yoktur.Çünkü laikliği getiren ,yerleştiren ve benimseten halktır Avrupa'da oyüzden demokrasinin ,laikliğin,hukuğun devlet korumasına ihtiyacı yoktur.Ancak Türkiye'de her zaman olacaktır.Çünkü devrimler halk tarafından değil devlet tarafından yapılmıştır . _________________ ''Çok zevkli lan.'' W. Shakespeare
Türkiye'ye laiklik ,hukuk üstünlüğü,demokrasi vb kavramlar devlet eli ile tepeden inme devrimlerle getirildiği için,halk tarafından mücadelesi verilmeden geldiği için kıymetleri halk tarafından bilinmemektedir.
Türkiye'de her zaman laiklik tehlikede iken Avrupada hiç bir zaman tehlikede olmamasının sebebi budur ,çoğu Avrupa ülkesinin anayasasında laiklik hükmü yoktur bile çünkü gerek yoktur.Çünkü laikliği getiren ,yerleştiren ve benimseten halktır Avrupa'da oyüzden demokrasinin ,laikliğin,hukuğun devlet korumasına ihtiyacı yoktur.Ancak Türkiye'de her zaman olacaktır.Çünkü devrimler halk tarafından değil devlet tarafından yapılmıştır .
her yıkım büyük bi doğum getirirmiş ya işte o hesap olacak bence.Şimdi islam devletine dönücez ( ohh tabi 4tane karıyı alırım paşa paşa ) sonra bu milletin jetonu düşücek "ne ettik biz" diye saçmalarken dizlerini döverken ya tekrar bi bağımsızlık savaşı yaşanıcak ya da ebedi bi çakma islam devleti olarak kalıcaz.Böylesi aslında o kesim için müstahak ucu zararı bize dokunmasa yeminle hiç birisi için üzülmem "bunu siz istediniz" diye de bağırıp arkasından bi gargamel gülüşü yaparım.Çoğunluk onlar diye acısını biz çekicez.Yazıklar olsun böyle demokrasiye,adalete... saçmalamaya başladım sanırım.....
Kayıt: Jun 02, 2008 Mesajlar: 57 Nerden: Ahahah. Arkadan. Hırt. Afyon olabilir.
Tarih: Sal 17.06.2008 16:51 Mesaj konusu:
Ya ama geçen tv'de güzel bir soru sordular. Kim bu kızlar diye, bizden farkları nedir diye? Hatta dediler ki o zaman bizi de çıkarsın o programın sunucusu, o kız bir parti üyesi mi, bir bakan mı, bizden farklı sıfatı ne, dediler.. Hakkaten de sırf gündem bulansın diye.. _________________ Karar veremedim ne yazsam buraya diye. Bir sürü hede'm var ingilizce.. Ben de kararsızlığımı yazdım. Nası ?
"Emo kid" değilim, dövmeyin beni. (Hayır, emo'yum dövün.) Yok hayır değilim.. Sadece Balık burcuyum.. (Hayır, emoyum) Hayır, hayırrr!
yahu şu bulanan gündemi bir de ben anlasam çok mutlu olacağım. sanki gündem gayet berrak tertemiz de bu kızlar çıktı gündemi bulandırdı. vay kötü kızlar vay, temiz gündemimizi bulandırdınız. _________________ I keep my eyes wide open all the time
I keep the ends out for the tie that binds
Because you're mine, I walk the line
şimdi şöle en küçük bir örnek vereyim dünyanın en pahalı benzini Türkiye'de satılıyor(umarım anlaşılmışımdır ) _________________ ''Çok zevkli lan.'' W. Shakespeare
türkiyenin gündemi hiçbir zaman yüksek petrol fiyatı olmadı ki (olması gerekirken). ülke yirmi yıldır zaten suni gündemlerle yönetiliyor bir allahın kulu da çıkıp bu ne saçmalık demiyor.
bu sevgili kızlarımıza geri dönersek eğer, bence konu bu kızların fikirleri değil. asıl konu kızlardan birinin nasıl olup da kanadadan 2.5 saatte sığınma izni alabildiğidir. böyle birşey kanada tarihinde bir rekor. bu kız neden irana değil de kanadaya sığınıyor? kanadalılar türbanlıları çok mu seviyorlar, hemen bağırlarına basıyorlar?
çok pis işler dönüyor ve birileri buna hiç sesini çıkarmıyor. _________________ I keep my eyes wide open all the time
I keep the ends out for the tie that binds
Because you're mine, I walk the line
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız